Ana Sayfa Yazarlar 4.05.2019 664 Görüntüleme

Aile yıkılırsa vatan yıkılır

İlk insandan günümüze toplumların temel unsurunu oluşturan aile kurumunun, tarihin en yoğun ve en sistematik saldırısıyla karşı karşıya olduğu bir dönemdeyiz. Anadolu’yu merkeze alarak yakın tarihin bin yılına damga vuran Selçuklu/Osmanlı Devleti’nin devamı olarak tarih sahnesinde yer alan Türkiye’ye diz çöktürmek için en kapsamlı saldırı da bu yönde gerçekleşiyor.

Boşanma oranları son 10 yılda 1 milyon rakamını aşmış durumda. TÜİK verilerine göre 2018 yılında 142 bin 448 kişi boşandı. Bu, tarihimizde bir yılda yaşanan en yüksek boşanma oranı olarak kayıtlara geçti. Rakamlarla birlikte net olarak görülebilen tablonun korkunçluk boyutunu yazının devamında tek tek işleyeceğiz.

CUMHURBAŞKANI’NIN SÖZLERİNİN SATIR ARALARINDAKİ TÜYLER ÜRPERTEN DETAYLAR
Aile birliğinin sarsılması, yuvaların dağılması için sessiz ve derinden yürütülen savaşın karşısında ne iktidarlar durabiliyor ne de çekirdek aile yapısına kadar gerileyen yuvalarımız. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2 Mayıs 2019’da 7. Aile Şûrası’nda yaptığı konuşmanın en kritik noktalarında da aile kurumunun karşı karşıya olduğu tehlikelere değinildi.

Vehametin boyutunu en üst perdeden dillendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözleri, şok edici nitelikteydi: “Günümüz dünyasında aile kurumunu tehdit eden sınamaların boyutu değişmiştir. Devletin tek başına bu tehditlerin üstesinden gelmesi mümkün değildir. Şayet millet olarak varlığımızı korumak istiyorsak, aile kurumuna hep birlikte sahip çıkmalıyız.”
Aile birliğini çökertmek için gerçekleştirilen iç ve dış saldırılara “devletin tek başına” karşı koyamayacağının itirafı, taarruzun kapsamının ne denli geniş olduğunun açık şekilde ilanıydı. “Aileye hep birlikte sahip çıkma” çağrısı ise, ailelerimize karşı sürülen ihanet tanklarının karşısında manevi bir 15 Temmuz direnişi çağrısıydı aslında Cumhurbaşkanı’nın.

Şu sözler de yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait: “Devleti korumak ancak aileyi korumakla, kollamakla mümkündür. Nikah akdinin değersizleştirildiği, evlilik dışı ilişkilerin normal sayıldığı, boşanmanın adeta teşvik edildiği sancılı bir süreçle karşı karşıyayız.”

Evet, durum tam olarak böyle. İktidarda kim olursa olsun, algı bu yönde yürütülüyor, itiraz edilemeyecek kavramların arkasına saklanan yuva yıkıcı emeller, bir bir yürürlüğe sokuluyor.

AİLELER 40 YILDIR TAARRUZ ALTINDA

Türkiye’de aileye saldırılar 1980’lerde başlamıştır. İlk olarak doğum kontrol
yöntemleri yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Ardından hukuki uygulamalarla
ailelerin içine girilmiştir. Burada sabırla “sondan başa doğru gitme” taktiği
uygulanmıştır.

İlk olarak; başarısız evlilik kuranların boşanma sonrasında yeniden
evlenebilmesinin önüne geçilmek istenmiştir. Bunun neticesi olarak süresiz
nafaka uygulaması hayata geçirilmiştir. Turgut Özal’ın Türkiye’yi kalkındırma
hamlelerine giriştiği bir süreçte, 1988’de çıkarılmıştır bu kanun. Algıya boyun
eğen ve tehlikeyi fark edemeyen ANAP iktidarı, Semra Özal Hanımefendi’yi etkisi
altına alan “Papatyalar” adlı feminist oluşumun talepleri sonucunda nafaka
mefhumu “en fazla” 1 yıl iken, süresiz olarak belirlenmiştir. Yani bundan böyle
boşanan bir erkeğin, eski eşine ömrü boyunca yoksulluk nafakasu vermesi
kararlaştırılmıştır. Varsa çocuklar için ödenen ve hak olan nafaka da ayrı…

Bu sayede; boşanan bir erkek, ağır mâli külfet altına sokularak yeni evlilik
yapamaz hale getirilmiştir. Yeni yuva kursa bile eşinin ve çocuğunun rızkını eski
eşine belirli bir meblağ olarak her ay ödüyor olması, aileleri maddi ve manevi
buhranlara sürüklemiştir. Kadını korumak için çıkarılan süresiz nafaka, yeni
evliliklerde yine kadını mağdur etmiştir.

YIKIMIN ADI: SÜRESİZ NAFAKA
Süresiz nafakanın getirdiği sosyal buhran bununla sınırlı değil. Her yıl nafaka
artırım davası açma hakkı bulunan kadınlar, eski eşlerinin ekonomik durumu ne
olursa olsun büyük ölçüde bu haktan faydalanmıştır. Erkekler, nafaka uygulaması
ile madden ezilmiştir. Nafaka alan kadının yeniden evlenmesi durumunda yasal
olarak nafakanın kesilecek olması dolayısıyla kadınlar yeniden evliliğe yanaşmaz
olmuştur. Haliyle gayrımeşru ilişkiler, gayrımeşru çocuklar yavaş yavaş toplumu
saran bir hastalık olarak peydah olmuştur.

Sigortalı bir işe giriş ile birlikte nafakanın kesilecek olması da kadınların kayıt dışı
istihdam oranını yükseltmiştir. Bu da dolaylı olarak devlete vergi yükü
oluşturmuştur.

İSLAM’IN NAFAKA ÖLÇÜSÜ NET
Oysa Yüce İslam Dinimiz, nafakayı 3 iddet süresi olarak belirlemiş ve kadının 3
adet dönemine kadar erkeğin nafaka ödemesini, bunun sonrasında iki tarafın da
hür olması sağlanmıştır. Yani boşanma sonrası erkek yoluna, kadın yoluna…
Çalışma mecburiyeti olan erkek, boşanma sonrasında da rızkını yine çalışarak
tesis etmek zorunda bırakılmıştır. Kadının geçiminin ise, varsa babası, ağabeyi,
erkek kardeşleri tarafından sağlanması şart koşulmuştur. Bunlar yok ise, “sosyal
devlet” olarak devlet kurumu devreye girecek ve özel bir fonda biriktirmiş
olduğu paydan her ay, boşanan kadının evlenene kadar geçimi sağlanması
istenmiştir.

İNSANLIK AYIBI: ÇOCUK HACZİ
Süresiz nafaka ile birlikte yine 80’li yıllarda aileye, çocuk haczi sorunu musallat
edilmiştir. Oyun, yine boşanma sonrasını kapsayacak şekilde kurgulanmıştır.
Türk Medeni Kanunu’nun 1985’ten bu yana tatbik edilen 336. maddesi uyarınca;
ayrılan çiftlerin çocuklarının velayeti, tek taraflı olarak eşlerden birisine veriliyor.
Çocuğun velayeti, aile mahkemelerince yüzde 99 oranında annede oluyor.
Yavrusunun velayetini elinde bulunduramayan babaya, çocuğunu her ay 2 kez
görme hakkı tanınıyor. Bunun haricinde baba, çocuğunun başını okşama hakkına
sahip olamıyor. Oğlunu okula götüremiyor, camiye birlikte gidemiyor,
“belirlenen süre” gelmedikçe baba-oğul beraber hiçbir etkinlik
gerçekleştiremiyor.

Peki baba, yasal olarak belirlenen günlerde çocuğunu nasıl görüyor? Elcevap:
Haczederek! Bir mal haczeder gibi İcra Dairesi’ne gidiliyor, gerekli ödemeler
yapılıyor, icra memurları icra kağıdıyla gidip velayeti elinde bulunduran annenin
kapısına dikiliyor, “çocuğunuzu haczetmeye geldik” diyor, haciz işlemi
gerçekleşiyor ve baba, birkaç saatliğine de olsa haczettiği çocuğuyla vakit
geçiriyor… Tarihin hiçbir döneminde ailelere böyle bir utanç yaşatılmamıştır.

Velayet dolayısıyla çocuğunu babasına karşı silah olarak kullanan anneler de ne
yazık ki olmuştur. “Haciz günü”nde çocuğunu babasına teslim etmeyen anne için
hiçbir yaptırım uygulanmıyor. Peki böyle olunca baba nasıl görebiliyor baba
çocuğunu? Devletimiz onu da “basit” bir formülle hallediyor: Dava açacaksın,
dava masraflarını ödeyeceksin, bu dava 8-12 ay sürecek ve lehine
sonuçlandığında devlet zoruyla çocuğun alınarak sana birkaç saatliğine iade
edilecek. Bu davayı, icra memurları yoluyla çocuğunu “haczedemediğin” her
görüşme hakkın için tek tek açmak zorundasın!

Nasıl uygulama ama?..

ÇOCUK HACZİNİN ÇÖZÜMÜ DE İSLAM’DA
Bu noktada da İslam’ın ölçülerinin uygulanmayışı, sancının ana kaynağı. İslâm’da
velayet babanındır. Çocuğun tüm giderlerini karşılamak babanın
yükümlülüğündedir. Değerli ilahiyatçı Prof. Dr. Orhan Çeker, İslâm’ın bu husustai
kriterlerini şöyle özetliyor: “İslam’a göre; boşanmalarda çocuk varsa çocuğun
bakım işleri anneye verilirken, velayeti ise babada kalır. Baba, anneye
çocuklarının bakım ücretini öder. Erkek çocuk 7 yaşına kadar annesinin
yanında kalır. 7 yaşından sonra ise baba onu tahsili ve terbiyesi için yanına
alır. Erkek çocuk, büluğ çağına girdikten sonra tahsilini tamamlayıp iş
hayatına başlayınca babanın nafaka yükümlülüğü ortadan kalkar. Kız çocuk
ise evlenip ailesini kurduğunda bu sorumluluk ortadan kalkar. Kız çocuğu
evlenemez ya da evliliğini bitirirse 50 yaşında da olsa baba onun nafakasını
vermek zorundadır.”

Ölçü budur.

Ama ne yazık ki ülkemizde bu ölçünün tam zıttı uygulanıyor.

YUVA KURANLARLA TECAVÜZCÜLERE EŞİT MUAMELE: GENÇ EVLİLİK
Ailelerdeki dramın en hazini, genç evliliklerde yaşanıyor. Bu topraklarda
yüzyıllardır süregelen genç evlilik hususu, günümüzde artık suç. Yani Türkiye’de
evlenmek, gençler için bileklerine kelepçe takılma gerekçesi. 18 yaşın altındaki
akran evlilikleri, aile rızası alınarak, gönül birlikteliği şeklinde gerçekleşse dahi
devlet bunu “tecavüz/istismar” olarak tanımlıyor. Tabii devletten çok feminist
örgütler bu vahim durumu ayakta tutuyor.

Ülkemizde Türk Medeni Kanunu’nun 124. Maddesi gereği 18 yaşın altında
nikahlanan çiftler hakkında başlatılan kamu davaları sonucu binlerce erkek 15
yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılıp, kadınlar ise çocuklarıyla birlikte sefil
bir hayata ve yalnızlığa mahkum ediliyor.

16-17 yaşında genç evlilik yapanlar, bir şikayet sonucu veya devletin durumu fark
etmesi ile birlikte önce zanlı konumununa düşüyor. Hiçbir şikayet olmasa dahi
devlet, “kamu davası” olarak çiftlerin peşine düşüyor ve “cinsel istismar” suçunu
işlediği iddiasıyla erkekleri zindana atıyor. Üstelik açılan kamu davaları 6 ila 7
yılda neticelendiği için bu süreçte çiftlerin çocukları da oluyor. Yıllar sonra
mahkemenin “sen bu kadının eşi değil tecavüzcüsüsün!” denilerek hakkında
“zindan” kararı verilen bir genç evli erkek, geride hem eşini hem de çocuğunu
bırakmak zorunda kalıyor.

Halihazırda Türkiye genelinde 5 bini aşkın aile, genç yaşta nikah kıydıkları
gerekçesiyle haklarında şikayet olmaksızın başlatılan kamu davaları nedeniyle
cezaevlerinde bulunuyor. Harama bulaşmayarak helal dairede nikah kıyan genç
çiftlere ‘çocuk’ denilerek yasaklar dayatılıyor, damatlara ‘istismarcı/tecavüzcü’
yaftası vuruluyor.Evlenmeyerek “sevgililik” yaşasa “özgür” olarak nitelenecek
olan gençler, “Allah’ın emri,Peygamberin kavli ile” dünya evine girdikleri için
demir parmaklıklar arkasına atılıyor.

Bununla da yetinilmiyor… Evliliklerine rıza gösteren, onlar hakkında şikayetçi
olmayan anne-babalar hakkında da kamu davası başlatılıyor ve hapis cezaları
veriliyor. Tecavüzcü sapıklarla bir tutulan genç evliler, ‘çocuk istismarı’ suçu ile
tecavüzcülerle aynı koğuşta kalıyor. Akran evliliği yaptıkları için kocaları zindan
atılan birçok kadın, zor şartlar altında hayatta kalma mücadelesi veriyor.

AK Parti Hükümetinin genç evlilik konusunda yaşanan mağduriyetleri giderme
çabası ise yine yurt dışı bağlantılı feminist kadın örgütlerine ve onların algı kalesi
olan medyaya takılıyor. 2016 yılında mağdur aileler için getirilen “cebir, tehdit,
hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16 Kasım 2016
tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçunda mağdurla failin evlenmesi
durumunda cezanın ertelenmesi” düzenlemesi, gençlerin 18 yaşın altında yuva

kurması sonucu alınan hapis cezalarını kaldırmayı öngörüyordu. Ancak başlatılan
kara propaganda ile bu düzenleme “tecavüzcülere af” yaftasıyla gündeme
getirildi. Tek suçu nikah kıymak olan masumlara “tecavüzcü” nitelemesi yapan
ve eşlerinin hasretini çeken mağdur kadınları insandan saymayan kadın
dernekleri, bu utanç halinin kanuni suç kapsamında devam etmesinin en büyük
takipçiliğini yapıyor.

Aynı feminist örgütler, LGBT adı altında sapkın ilişki yaşayan kişilerin kadınkadına,
erkek-erkeğe evlilik kurabilmelerinin önünün açılmasını ise “özgürlük”
olarak niteliyor.

Yorum sizin…

ADRES İSLAM: EVLİLİKTE KRİTER 18 YAŞ DEĞİL BÜLUĞ ÇAĞIDIR
Hristiyan Batı ülkeleri genç yaşta evliliği teşvik ederken, Türkiye’de gençlere katı
şekilde 18 yaşın dayatılması ve genç evlilik yapan çiftlerin tecavüzcü
muamelesi görmesi utanç verici sonuçlar doğuruyor. Binlerce gencin mağdur
olduğu uygulama da diğerleri gibi İslâm’ın asırlara ışık tutan, insanlığa sürur
veren evrensel kaidelerine uymuyor.

İlahiyatçılar, neslin ve nefsin korunması için gerekli olan evlilik konusunda İslam
hukukunda yaş kısıtlaması konulmadığını, biyolojik olarak gençliğin göstergesi
olan büluğ çağının şart koşulduğunu söylüyor.

Emekli Müftü Dursun Elçi, İslam hukukunda erkeklerin ve kadınların
evlenebilmesi için büluğ çağına ermesi gerektiğini söylüyor. Elçi’nin, ekstra bir
yoruma gerek bırakmayan sözleri şöyle:

“Baliğ olma çağı iklime göre değişir. Arabistan’da daha erken büluğ çağına
erilir, Norveç’te daha geçtir büluğa erme yaşı. Türkiye’de de aynı şekilde,
örneğin Antalya’da doğup büyüyen bir kız çocuğunun büluğa ererek adet
görmesi daha erken iken soğuk iklimin hakim olduğu Erzurum’da daha
sonra olur.

Yani İslam hukukuna göre evlilik yaşı biyolojik duruma göre 15 de, 18 de
olabilir. Evlenmenin amacı nefsin ve neslin korunmasıdır. Nesillerin
korunması için evliliklerin önünü kapatmayıp aksine açmak gerekir.
Evliliğin önüne dikenli teller örmek ancak nesilleri tehlikeye atmak isteyen
şer güçlerin silahı olabilir. Reşitlik yaşının tespitinde din görevlilerine
başvurabilir.”

YUVA YIKAN KANUN: 6284
Boşanma sonrası paramparça edilen aile fetlerinin, aile birliği devam ederken
sorun yumağına sokulması ise 2012 yılında çıkarılan 6284 sayılı kanun ile
olmuştur. İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Avrupa Konseyi Sözleşmesi esas alınarak hazırlanan

“6284 Sayılı Ailenin Korunmasi Ve Kadina Karşi Şiddetin
Önlenmesine Dair Kanun” ile yuvalara nokta atışı yapılmıştır. Batı kaynaklı bu
kanunun, muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin önerisiyle çıkmış
olması oldukça manidardır. Kadının şiddet gördüğü yönündeki yoğun algı
çalışmasının akabinde CHP’li 10 milletvekilinin 25.07.2011 tarihinde Meclis’e
getirdiği kanun teklifi, 08.03.2012’de tüm partilerin onayıyla yasalaştı.

Kimsenin itiraz etmediği, herkesin “bu kanunla kadınlar artık şiddet görmeyecek”
diye umduğu 6284 sayılı kanun, kadına şiddet vakalarını tırmandırdığı gibi,
yuvaların paramparça olmasına sebep oldu.

ŞİDDET DE ARTTI, BOŞANMALAR DA
Kadınlara yönelik şiddeti önleme iddiasıyla 2012 yılında çıkarılan 6284 sayılı
kanundan sonra patlayan kadın cinayetleri, kanun öncesi döneme oranla 4 kat
arttı. Azılı feminist oluşum “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”nun
yayımladığı verilere göre; 2011’de 121 olan kadın cinayeti sayısı, kanunun çıktığı
2012 yılında 210’a, 2013’te 237’ye, 2014’te 294’e, 2015’te 303’e, 2016’da 328’e,
2017’de 409’a, 2018’de 440’a tırmandı. İstatistikler, 6284’ün şiddeti önlemek bir
yana, yuvaları daha da kanlı hale dönüştürdüğünü gösterdi.

Boşanma oranları ise 2006 yılında 93 bin 489 iken, 2012’de 123 bin 325’e,
2018’de 142 bin 448’e yükseldi.

Peki nedir 6284 sayılı kanunun “yuva yıkan yasa” olarak nitelenmesine kaynaklık
eden unsurlar?

Madde madde sıralayalım:
• 6284 kapsamında; kadının en küçük şikayetinde dahi babalar evlerinden en az
1, en fazla 6 ay uzaklaştırılıyor. Şikayetlerde şiddetin meydana geldiğine dair
belge veya rapor aranmıyor. Şikayetçi kadının beyanı esas/delil kabul ediliyor.

• Eşler arasında yaşanan tartışmada kadın şikayetçi olmasa dahi komşularının
polise ihbarda bulunması sonucu da erkek; evinden, eşinden, çocuğundan 6 ay
uzaklaştırılıyor.

• Yarım seneyi bulan uzaklaştırma kararları ile yuvadaki sıcaklık bozuluyor,
küçük çaplı problemler dahi ‘uzaklaştırma’ sonrasında sonu boşanmaya varıyor.

• 6284 ile “şiddet” kavramının kapsamı da oldukça geniş tutuluyor. “Fiziksel
şiddet”in yanı sıra “psikolojik şiddet”, “cinsel şiddet” ve “ekonomik şiddet” gibi
tuhaf kavramlar 6284 kapsamında şiddet unsuru olarak gösteriliyor.

EŞİNE KUMANDA VERMEMEK BİLE ‘ŞİDDET’
• Bir aile bireyinin eşine TV kumandasını vermemesi ‘psikolojik şiddet’, erkeğin
hanımının istediği herhangi bir şeye ‘almama’ yönünde fikir beyan etmesi

“ekonomik şiddet” sayılarak hakkında 6 aya kadar evinden uzaklaştırma kararı
veriliyor.

 

• 6284 ile evinden atılan erkeklere psikolojik destek verilmiyor.
• Delilsiz şekilde suçlanarak kapı önüne konulan babaların barınma ihtiyacı da
karşılanmıyor.

• Eğer erkeğin anne-baba evi ve iş yeri, uzaklaştırma kararı bulunan eşinin
yaşadığı eve 50 metre yakında ise annesinin evine ve iş yerine gidemiyor. Gitmesi
durumunda hakkında tedbir hapsi uygulanıyor. Erkek adeta cinnete sürükleniyor
ve eşine daha sert karşılık verme psikolojisine sokuluyor.

• Yarım seneyi bulan uzaklaştırma kararları ile yuvadaki sıcaklık bozuluyor,
küçük çaplı problemlerin dahi ‘evden uzaklaştırma’ sonrasında sonu boşanmaya
varabiliyor.

• 6284 sayılık kanuna dayanak oluşturan ve İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen
Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne göre, delilsiz-kanıtsız evinden uzaklaştırılan
erkekler, uzlaşmak için eşiyle bir araya getirilemiyor. Her ihtilafla ilgili sorun
çözmenin ilk unsuru “uzlaşma görüşmesi” olmasına rağmen, aralarında problem
olan eşlerin uzlaşması için bir araya getirilmesi suç sayılıyor. Çiftleri uzlaştırmak
isteyenler hakkında cezai işlem uygulanıyor, onlara da uzaklaştırma kararı
veriliyor…

AİLELERDEKİ BUHRANLARI KİM GİDECEK?
Aile birliğine yönelik tehdit unsuru taşıyan Batı kaynaklı hukuki uygulamalar
velayet, çocuk haczi, süresiz nafaka, 6284 sayılı kanun özelinde kendisini
gösteriyor. Çeşitli yıllarda, çeşitli hükümetler döneminde ve türlü algılar arkasına
saklanarak çıkarılması sağlanan bu uygulamalar, toplumumuzda telafisi zor
sosyal buhranlar oluşturmuş durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vurgu yaptığı
sorunların ana kaynağını oluşturan bu hukuki uygulamaların düzeltilmesi
inşallah AK Parti iktidarına nasip olacaktır.

TÜM TOPLUM OLARAK: AMAN DİKKAT
Vatanı yıkmaya yönelik en ciddi ve en sinsi saldırının yapıldığı aile birliğini
koruma adına kadın, erkek, partili, partisiz, sağcı, solcu herkese sorumluluk
düşüyor. Tamamen duygusal konuları içeren bu hususlarda karşımıza çıkarılan
algı amaçlı haber yorum, değerlendirme, dizi, film gibi her türlü materyal
karşısında “acaba birileri hislerimizle oynuyor olabilir mi?”, “Birileri
hislerimizi istismar ederek büyük vurgunlara girişmek istiyor olabilir mi?”
sorularını sormalıyız. Hassasiyetlerimizin istismar edilerek, “kadın”, “şiddet”,
“çocuk”, “hak” gibi kimsenin itiraz etmeyeceği kavram ve olayların arkasına
saklanmış olan büyük planları görmek zorundayız. Sadece “devlet görsün,

devlet halletsin” demek, ne yazık ki sorunların çözümünü değil daha da
kronikleşmesine neden oluyor…
Vesselâm.

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Hazır Site by Uzman Tescil