Ana Sayfa Yazarlar 3.05.2019 466 Görüntüleme

LEXUS VE ZEYTİN AĞACI VESİLESİYLE YENİ BİR İŞGAL VE SÖMÜRGECİLİK :KÜRESELLEŞME ÜZERİNE BİR DENEME

LEXUS VE ZEYTİN AĞACI VESİLESİYLE YENİ BİR İŞGAL VE SÖMÜRGECİLİK :KÜRESELLEŞME ÜZERİNE BİR DENEME – 1. Bölüm

Fazıl Duygun

  1. Sayı. Eylül 2001 tarihinde yayınlanan bu makalemde, “Küreselleşme” kavramının henüz daha dünyada yeni yeni oturmaya başladığı esnada, ne anlama geldiğini, neyi amaçladığını ve eski dünyadan neyi değiştireceğini irdelemiştim. Yaklaşık olarak 18 yılın ardından, bu yazıyı,3 bölüm halinde, yeni bir değerlendirme yaparak ve biraz da güncelleyerek yeniden yayınlanmasını uygun buldum.

Amerikalı yeni tip sömürge küreselci valisi Kemal Derwish’in topraklarımızı Batı’ya yeniden peşkeş çekme yetkisini aldığı ya da verdiği 2001 yılı Mart ayından bu yana, Anadolu toprakları sömürgecilerin resmi gayr-i resmi her kademedeki temsilcileri tarafı dan adeta bir teftiş yağmuruna tutuldu.

Resmi işgalcilerin gelişi ve yüzlerine tükürmeleri sömürgedeki uşakları duymamış olacak ki, bunların sivil uzantılarını da buyur etmekte büyük zevk almaya başladılar.

Tabi buradaki niyetin medyatik söylem ve efektlerle yapılan tasfiye sefihleştirme muamelelerini manipüle etmek veya hoş göstermekten ibaret olduğu artık su götürmez bir gerçek olarak algılanıyor. Vatanımıza teftişe gelen son gayr-i resmi sömürgecilerden bir tanesi de, sömürge varisi Derwish’in yakın fikirdaşlarından olan New York Time gazetesi muhabir ve yazarlarından Thomas Friedman idi.

Bu zat küreselci emperyalizmin yeni sömürgecilik uşaklığını ve propagandistliğini yapan Batıcı Laik düzen medyası tarafından habere pazarlandı ve dönmelerin üniversitelerinde, vatanımızın yeniden nasıl satılması gerektiğini anlatırken aynı zamanda Orhan Pamuk’un itirafıyla, Selanik dönmelerinin elegeçirdiği TC’nin  nasıl tasfiye edilmesi gerektiğini de bu dönemin üniversitelerinde anlatılıyordu.

Thomas Friedman 70’lerde N.Y Time’ in Orta Doğu muhabirliği yapmakla işe başlamış ve zamanla gazetenin en üst kademelerine kadar tırmanmış bir tip. Son zamanlarda yazdığı ve bütün dünyada meşhur olmuş bir de kitabı var.

” LEXUS VE ZEYTİN AĞACI ”KÜRESELLEŞMENİN GERÇEĞİ’‘ adını taşıyan kitabında yeni bir çağda ve yeni bir anlayışa doğru giden dünyamızda, ayakta kalabilmek ve dünyanın hâkimi olabilmek – genelde Batı, özelde Amerika için – neler yapılması gerektiğini anlatıyor.

Kitabı 4 ana bölümden oluşuyor. ” Sistemi kavramak, Sisteme Bağlanmak, Sisteme Ters Tepki ve Amerika ve Sistem ” başlıkları altında dört bölümden oluşan kitapta, küreselleşmenin mahiyeti, insanlığın bu anlayışa mahkûm olduğuna  dair düşünce tahakkümü, küreselleşmeye gerek sistem ve gerekse sistem dışından gelebilecek yıkıcı saldırılar anlatılırken, son bölümde ise ABD’nin küreselleşen dünyada silah zoruyla da olsa tahakkümüne nasıl devam ettirmeyi düşündüğünü gösteriyor. Üç seri halinde yapılacak olan incelememizde bu kitabın bu ilk bölümünü bu ilk sayımızda okuyacaksınız.

Friedman, Küreselleşmenin fiîlî tarihini Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla yani 1989, yılında başlatır. Ona göre daha önceki soğuk savaş döneminde kalan duvarlarla iki süper güç arasında bölünmüş ve irili – ufaklı yüzlerce devletçikten oluşan dünyamız bu süper güçlerden biri olan Sovyet Rusya’nın 1990 yılında çökmesiyle beraber yeni bir çağa ve yeni bir anlayışa girmiş bulunuyor.

Adına o zamanlar ” Yeni Dünya Düzeni ” denen bu yeni çağda, artık ülkeler ve milletler arasındaki sınırlar ve örülmüş kalın duvarlar ve onun yerini pek tabii alternatifi olmayan Batı- Amerikan hayat tarzı ve siyaset anlayışı alıyordu. Friedman’a göre bu böyle olmalıydı ve olmak zorundaydı. Çünkü yıkılan eski dünyanın yerine onu yeniden kuracak yeni bir ideoloji- dünya görüşü olmadığı var olan ve dünyaya hâkim olmak üzere olan, Amerikan hayat tarzı istense de istemese de herkesin kabul etmek zorunda kalacağı bir vakıa idi. Buna karşı çıkıyor iseniz diyor Friedman, o zaman koyun ortaya ideolojinizi yani dünya görşünüzü. Evet kitaptaki hemen hemen her bölümde ve ısrarlı bir şekilde küreselleşme karşıtlarına böyle meydan okuyor Friedman:  İyi ama kardeşim yerine neyi getireceksiniz ?

–’’ Sözünü ettiğimiz üç demokratikleşme süreci 1980’lerin sonlarında bir araya gelerek bütün duvarları yerle bir ettiğinde, serbest piyasa kapitalizmi dışındaki başlıca ideolojik seçenekleri de yerle bir etti. İnsanlar serbest piyasa ve küreselleşme dışındaki seçeneklerden söz edebilir , ‘ bir ‘’üçüncü yol ‘’ bulunması için diretebilirler; ama şimdilik böyle bir yol mevcut değil , ‘’ (1)…’’ Böylece Avrupa’da , Sovyetler Birliğinde ve Çin’de komünizmin – ve bu sistemleri koruyan bütün duvarların- çökmesiyle birlikte , serbest piyasa kapitalizminin Darwinci acımasızlığından hoşlanmayan insanlar , günümüzde gerçek bir ideolojik alternatiften yoksun kaldılar. ‘’ (2)

*Öncelikle küreselleşme sistemi, statik Soğuk Savaş sistemini tersine, süregiden dinamik bir süreç: Pazarların-ulus – devletlerin ve teknolojilerin karşı konulmaz biçimde, dünyanın daha önce hiç görmediği ölçüde bütünleşmesini içeriyor- bireylerin, şirketlerin ve ulus- devletlerin dünyanın dört bir yanına her zamankinden daha kolay , daha hızlı , daha derinden ve daha ucuza ulaşmasını sağlayacak ve aynı zamanda, bu yeni sistem tarafından itilip kalkılan ya da kenarda bırakılanlarda güçlü bir ters tepki yaratacak şekilde … Küreselleşmenin ardındaki yön verici düşünce , serbest piyasa kapitalizmidir.

Küreselleşme serbest piyasa kapitalizminin hemen her ülkeye yayılması demektir. Küreselleşmenin de kendine özgü kuralları vardır . Dışa açılma, devlet denetimin azaltma ve özelleştirme unsurları etrafında dönen kurallar. Soğuk Savaş sistemini tersine, küreselleşmenin kendine özgü başat kültür vardır; sistemin homojenleştirme eğilimi buradan kaynaklanır. Kültürel açıdan, küreselleşme, tamamen değilse de büyük ölçüde Amerikanlaşmanın küresel ölçekte yaygınlaşması anlamına gelirse Big Mac’ten imac’e ve Mickey Mouse’a kadar…

Küreselleştirmenin kendine özgü teknolojileri vardır; Bilgisayarlaşma, minyatürleşme, dijitalleşme ve internet. Bu teknolojiler de küreselleşmenin tanımlayıcı perspektifinin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Soğuk Savaş’ın tanımlayıcı perspektifi ‘’bölünme” idiyse , küreselleşmenin tanımlayıcı perspektifi ‘’bütünleşme’’dir. Soğuk Savaş sisteminin simgesi herkesi birbirinden ayıran duvardı. Küreselleştirmenin simgesi ise herkesi birleştiren dünya çapında bir iletişim ağı. Soğuk Savaş sisteminin tanımlayıcı belgesi “Pakt”tı. Küreselleşme sisteminin tanımlayıcı belgesi ise  “iş sözleşmesi”dir. (3)  *

*Soğuk Savaş ‘’dostlar’’ ve ‘’düşmanlar’’dan oluşan bir dünyaydı. Buna karşılık küreselleşme dünyası bütün dostları ve düşmanları ‘’rakipler’’ haline getiriyor. Soğuk Savaş’ın tanımlayıcı endişes , dünya çapında sabit ve istikrarlı bir mücadelede çok iyi tanıdığımız bir düşman tarafından yok edilme korkusuydu; küreselleşmenin tanımlayıcı endişesi ise göremediğimiz, dokunamadığımız , hissedemediğimiz bir düşmandan gelebilecek hızlı bir değişim karşısındaki korkudur ve işinizin, topluluğunuzun, ya da işyerinizin en küçük istikrara taşımayan adı sanı konmamış ekonomik ve teknolojik kuvvetlerce her an değiştirilebileceği korkusu… Küreselleşme sistemi, her biri diğeriyle örtüşen ve diğerlerini etkileyen üç denge üzerine kurulu.

Birincisi ulus-devletler arasındaki geleneksel denge. Küreselleşme sisteminde ABD artık tek ve başat güç konumunda; diğer devletlerin tümü şu ya da bu ölçüde ona bağlı. ABD ile diğer bütün devletler arasındaki güç dengesi, sistemin istikrarı açısından hâlâ önem taşıyor. Küreselleşme sistemindeki dengelerin ikincisi; ulus devletler ile küresel piyasalar arasında. Bu küresel piyasalar, bilgisayar faresine bir kez dokunarak dünyanın bir ucundan diğerine para aktıran milyonlarca yatırımcıdan oluşuyor.

Ben bunlara ‘’elektronik sürü’’ adını veriyorum. Bu sürü Wall Street, Hong Kong, Londra ve Frankfurt gibi dünyanın kilit küresel merkezlerinde toplanıyor. Böyle merkezlere de “süper piyasa” diyorum. Nasıl ABD üzerine bombalar atarak sizi yok edebilirse, süper piyasalar da tahvillerinizin değerini düşürerek sizi yok edebilir Küreselleşme sisteminde dikkate alınması gereken üçüncü ve en yeni denge, bireyler ile ulus-devletler arasındaki dengedir. (4)

Friedman küreselleşmenin de ne demek olduğunu şöyle açıklıyor: “Bir sistem giderek artan sayıda insanı giderek çeşitlenen biçimlerde aynı anda etkiliyorsa , bu sistem küreselleşmedir.”  (5) Bu etki sebebini şöyle açıklayacaktır Friedman: Dünyanın herhangi bir yerindeki en küçük bir olay bile dünyayı etkiler. Bu sebeble, bu olayı değerlendirirken dünyanın bütünün göz önüne alarak değerlendirmek gerekir yani parçayı bütüne göre açıklamak gerekir der. Dünya küçük parçalardan oluşmuş bir toplama değildir, der ; bir bütün ve herkes bu bütünde bir yer teşkil ediyor.

*“Bu insanlar” diye yazıyor iki Yale tarihçisi , “tablonun parçalarını görmede kusursuz derecede uzman olmakla birlikte bütünü görmede güçlük çekerler. Öncelikleri olabildiğince tasnif ederek her birine aynı anda ve ayrı ayrı eğilirler , ama her birinin diğerleri üzerindeki etkilerini pek dikkate almazlar . Büyük bir güvenle bir ağaçtan diğerine ilerler, ama kendilerini bir ormanda kaybolmuş buluverince şaşırırlar. Geçmişin büyük strateji uzmanları ağaçlar kadar ormanı da göz önünde tutarlardı. Bunlar genel bakış açısına sahip kişilerdi ve ekolojik bir perspektifle hareket ederlerdi. Dünyanın bir ağ olduğunu , bu uçta yapılan değişikliklerin diğer ucu da kaçınılmaz olarak etkileyeceğini ,  her şeyin birbirine bağlı olduğunu bilirlerdi. Ama bugün genel bakış açısına sahip insanları nerede bulacaksınız?

Üniversitelerdeki ve beyin takımlarındaki hâkim eğilim, giderek daralan bir uzmanlaşmaya gitmek: Tek bir alana derinlemesine dalmak, birkaç alanı kapsayan çalışmalar yapmaktan daha çok prim topluyor. Ne var ki , bütüne ilişkin belli bir kavrayışınız yoksa- amaçlara ulaşmada ya da hayal kırıklığına uğramada araçları bir araya getirmenin önemine ilişkin bir sezginiz- yoksa strateji de olamaz. Strateji olmayınca da bilinçsiz bir sürüklenme olabilir. (6)

Küreselleşme sistem fikri yukarıdaki iktibastan da anlaşılacağı gibi bütün bir fikir, siyaset, ekonomi, v.s. anlayışı üzerine bina ediliyor. Bütün dünyada, Amerikan siyaseti, Amerikan tüketim anlayışı. Yani kısaca Amerikan hayat tarzı, çok üret hızlı tüket, spekülatif – borsa kumarlarıyla kısa zamanda zengin ol, ama olayların bu kadar hızlı aktığı- akıtıldığı bir dünyada hiç kimseye hiçbir şeye güvenme ! Çünkü her an her şey değişebilir,  istikrar diye bir kelime kavrama küreselleşmiş dünyada yeri yoktur.

Yazar, hiçbir şeye güven olmadan yaşanılmayacağını bildiği için, daha doğrusu , insanların bir yere aidiyet duymadan yaşamasının mümkün olmadığını bildiği için , aidiyet duygusunun da bir güven hissi ile kendini gösterdiği fakat bu gibi temel insanı sıfatların küreselleşmenin önündeki en büyük engel olduğunu da gördüğü için kendince bir küresel aidiyetlik kavramı ortaya atmış . Kitabını da başlığını oluşturan ve “nefsle ruhun bir sentezi” diyebileceğimiz ‘’ Zeytin Ağacı ve Lexus ‘’ kavramını.   O an da farkettim ki, Lexus ve zeytin ağacı aslında bu Soğuk Savaş  sonrası dönemler için hiç de fena semboller değildi :

Dünyanın yarısı Soğuk Savaş’tan daha iyi bir Lexus ( lüks sınıfa ait bir Japon otomobil markası – F.D) üretme azmiyle çıkmıştı; küreselleşme sisteminde gelişip zenginleşebilmek için ekonomisini modernleşmeye, özelleştirmeye ve daha verimli kılmaya karalı görünüyordu. Diğer yarısı ise bazen de aynı ülkenin bir yarısı, bazen de aynı insanın bir yarısı ve hala hangi zeytin ağacı ( Filistin ile işgalci İsrail arasındaki toprak savaşlarını temsilen – F.D) kimin kavgasıyla uğraşıyordu. Zeytin ağacı önemlidir. Bizi bu dünyaya bağlaya, bizlere kimliğimizi kazandıran ve dünya üzerimizdeki yerimizi belirleyen her şeyi temsil eder ve ister aile bağlarımız, ister bir topluluğu, bir kabileye, bir dine ve her şeyin ötesinde “yurdum” dediğimiz bir yere duyduğumuz bağlılık olsun.

Zeytin ağacı bize ailenin sıcaklığını, birey olmanın hazzını, kişisel ritüellerin mahremiyetini, özel ilişkilerin derinliğini ve başkalarıyla buluşmak, onlarla karşılaşmak için duyduğumuz güven ve emniyeti veren şeydir. Bazen de zeytin ağaçlarımız için kıyasıya savaşırız; çünkü iyi tarafından bakarsak insan için ekmek kadar elzem bir şeyi, özgüven ve aidiyet duygusunu sağlar.  Ama kötü taraftan bakarsak, ifrata varıldığında, eski zeytin ağaçlarımızı saplantı haline getirmek, başkalarının dışarıda bırakılması üzerine kurulu kimlikler, bağlar ve topluluklar icat etmemize yol açar…

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Hazır Site by Uzman Tescil